Hayat sen ne görüyorsan odur

Geçen gün öğle sonrası dayanılmaz sırt ve boyun ağrılarıma rağmen iki yanındaki ağaçların kızıllaşıp soyunmaya hazırlandığı sakin sokağa çıkıp Dergah’a doğru yürüdüm. Günlük siyasi tartışmalardan ve siyasi partilerin bıktırıcı propagandalarından uzak. Alabildiğine sıcak, şuh ve fettan bir mart günüydü.

Çimenlerin üstüne sandalyelerini yerleştirmiş iki sevgili çevreye kaçamak bakışlar fırlatarak gizlice fısıldaşıyordu. Yan tarafta onların bu mutlu haline imrenerek bakan ağzında çekirdek, ayağında ölçesi kırık bir ayakkabı ile dikkatleri üzerine çekmek isteyen bazı haylaz zamane gençleri…

İlk defa balıkları gören ve bunun verdiği heyecanla gözlerinden sevinç okunan bazı yerli ve yabancı turistler ve onların sırtından epey para kazanan açıkgöz rehberler…

Hırpani kılıklı bir genç bir banka oturmuş peynir ekmekten oluşan öğlen yemeğini yiyordu. Bazıları da özellikle Urfalı kadınlar evde oturmanın verdiği can sıkıntısından dolayı keyifle çimenlerin tadını çıkarıyordu. Hem de hiçbir mahrem kuralına aldırmayarak.

Her yaştan insan, bazıları hızlı, bazıları yavaş, yürüyüş yapıyorlardı. Namaz sonrası camiden çıkan çoğu sakallı, yüzlerinde manalı bir keder, cami dışında sığınacakları bir yer bulamamış, gözlerinin altında mor halkalar oluşmuş, hayatla hiçbir ilişiği kalmamış olan yaşlılar…

Yüzyıllardır bu caminin semasında kanat çırparak pervaz eden, orada dolaşan herkesten daha özgür ve gelip geçen her şeye canlı bir şahit olan “kutsal kuşlar.” Park görevlileri çimenlere dökülmüş kuru yaprakları topluyor ve çimenlerin üzerine oturanları yarı küfürlü sözlerle uyarmaya çalışıyordu. Sakin, huzurlu, alışılmamış derece sıcak bir mart öğlesiydi.

Benim biraz sonra döneceğim müzedeki yarı karanlık odamda göreceklerimle, bu gördüklerim birbirinden tümüyle farklıydı. Apayrı ve bambaşka iki dünya. Vaktinin çoğunu kapalı odalarda geçiren insanlar için şaşırtıcı bir görüntüydü bu. Bizim “hayat” diye gördüklerimizle, buradaki hayat birbirine hiç benzemiyordu. Önce “bunların hangisi gerçek hayat” diye sordum kendime? Sonra da kaçınılmaz olarak, insanların başına binlerce yıldır bela olan o korkunç ve basit soruya geldi sıra.

Sahi hayat nedir?

Yaşadıkları hayatta mutlaka şikâyet edilecek bir eksiklik bulan insanların neredeyse ortaklaşa olarak inandıkları “güzel bir hayat” tarifi var. Kendilerinin ulaşamadığı ama birilerinin mutlaka ulaştığına inandıkları ve sürekli aradıkları “güzel” bir hayat. O “güzel” hayatta ulaşılması zor olan şeyler bulunuyor.

Para mesela. İyi bir hayat sağlar mı para? Dünyanın en zengin kadını daha birkaç yıl önce gencecik yaşında öldürmüştü kendini.

Güzellik mi? Uyku ilaçlarını içip, canına kıyarak, kendi isteğiyle bu dünyadan ayrılan tüm zamanların en büyük kadın film yıldızı Marilyn Monroe’dan daha güzel biri bulunabilir mi?

Şöhret mi? Psikiyatristlerin salonları “ünlülerle” dolu. Tatlıses’in akıbeti malum. Kafamızda olan o “hayata” sahip olanların çoğunluğunun pek de memnun olmadığı anlaşılıyor. Anlaşılan en büyük madde tatmin etmiyor insanı. Cami avlusunda mütevekkil bir şekilde oturup ikindiyi bekleyen ihtiyar amcanın huzuru bunlarda yoktu sanki.

Hayat nedir peki? Bunun binlerce cevabı var herhalde, bu kadar çok cevabı varsa, aslında cevabı yok demektir. Hayat sen ne görüyorsan odur, bence. Sen kımıldadıkça, hayat da senle beraber kıpırdar, gördüklerin değiştikçe hayat da değişir. Durduğun yer değişince oradan sana görünen hayat karesi de değişir. Yani seyyaldir hayat, sana göredir, seninledir, iç aleminin rengine göredir.

Milyonlarca, milyarlarca hayattan tek bir hayat tarifi çıkartabilmek için binlerce yıl uğraştı insanlar, düşündü filozoflar ama böyle bir tarif bulmayı başaramadılar. Böyle bir tarif yok çünkü. Bir banka oturdum. Düşüncelere daldım.

Güneş ısıtıyordu, etraf çimen ve yosun kokuyordu, insanlar huzurluydu veya öyle gibi görünüyordu, göl sakindi, balıklar mesut bir şekilde usulca yüzüyordu, bir adam göle selam duruyordu, biri bu güzel manzaranın bitip gitmesine gönlü razı değilmiş gibi her anını fotoğraf karesine almak için üst üste fotoğraf çekiyordu, diğeri o minnacık gölün içinde kayıkla yüzüyordu, çay bahçesinde oturanlar bir yandan çaylarını yudumluyor diğer yandan kayıtla yüzenleri seyrediyordu. Bazıları kaleye çıkmış kalenin iki sütunu arasından şehrin görkemli manzarasını seyrediyordu. Çocuklar top oynuyordu. Bazı genç çiftlerin elinde darı vardı. Bazıları balıklara yem atıyordu.

Güneş batarken dağılacaklar, hepsi orada gördüğünden daha başka bir hayat görecekti. Gerçek masalına dönecekti. Kimi küf ve rutubet kokan mütevazi odasına, kimi trilyonluk bir apartman dairesi olan evine, kimi bazı Suriyeli vatandaşlar gibi yıkık ve dökük çadırına geri dönecekti.

Ben de birazdan başka bir hayata doğru yürüyecektim. Kendi asıl hayatıma. Kendi masalıma. Ve bu güzel mekanı, muhteşem zamanı geride bırakacaktım. Birbirinden farklı bunca hayata sahip biz insanların tek bir benzerliği vardı: Hepimiz yaşıyorduk, hepimiz yaşlanıyorduk üstelik çoğu zaman birbirimizi görmeden.
Labels: