Denenmeyeni denemek

En güzeli, en mükemmeli, en seçkin olanı bulamama endişesi daha doğrusu vehmi, her fırsatta alıkoydu yazmaktan, çizmekten ve dahi düşünmekten. İstedim ki kelime kalemimin ucunda raks etsin, sema’a kalksın, bir Mevlevi çelebisi gibi. Biricik olanı yazmak, denenmemiş olanı, en bakir olanı. Mükemmellik tutkusu, gemledi kalemi, sıktı düşünceyi.

’Eğer amacınız doğruyu bulmaksa zarafeti terziye bırakın diyor, Fiziğin Sırları adlı kitabın yazarı. Sarp ve yalçın bir kaya parçası da reeldir, Musa Heykeli de. İkisinin hammaddesi kaya. Fakat biri sadece doğru, diğeri hem doğru hem de güzel. İnsanın içindeki güzellik melekesi olmasaydı tabiat bu denli güzelleşir miydi?

İnsan ezelden beri güzele talip. Doğru ya da hakikat, güzel olanın, latif olanın bir parçası, alt birimi. Kur’an güzelliğiyle mucize yani belagatiyle, fesahatiyle, şiiriyetiyle. Meallerin itici ve sevimsiz olmalarının nedeni güzel yani beliğ olmamaları.
İnsanı hayvandan ayıran hayati özelliklerin başında güzellik duygusuna sahip olması gelir. ’halife-i arz, eşref-i mahlukat ve zübde-i alem’ diye tesmiye edilmesi bu manaya matuf. Yeryüzünde insan diye bir mahluk olmasaydı yeryüzü sadece hayvanların ikamet ettiği bir diyar olsaydı ne olurdu acaba? Bir Ayasofya, bir Selimiye, bir Şehname, bir Ramayana olmayacak, dünya sadece dağ, taş, ağaç ve çiçekten ibaret kalacaktı. Bu vaziyet, bazı postmodernler için bulunmaz bir fırsat belki, ancak gerçekte yoklukla, varlık sahasına çıkmamakla eşdeğer. İnsanın, en güzel, en cazip ve en estetik olana talip olması ayırıcı vasfının bir gereği.

Kelime, harf bir kaya parçası asıl olan bu kaskatı parçadan cümle denilen hareketli ve canlı bir varlık ortaya çıkarmak. Bu ameliyede en mahir ve sihirli dokunuş şairlere mahsus, çünkü lisanın serdarı, sultanı onlar. Kelime var, cennet hurileri gibi, sadece sahibine açar kendini; kelime var, bir sokak kadını gibi, her bulduğu kucağa atar kendini. Henüz bekareti bozulmamış kelimeler, terkipler vardır. Ormanda uyuyan prensesler gibi talihli prensini bekliyor. İstedim ki o talihli prenslerden biri ben olayım, kullandığım kelime yalnız bana gülümsesin, yalnız bana açtın mahremini. Denenmeyeni denemek, kullanılmayanı kullanmak, görülmeyeni görmek.

Her kabiliyet tek ve biricik olmaya hevesli, bir çeşit tanrı gibi kusursuz ve münezzeh olmaya. İnsan ego’sonun en büyük tehlikesi burada. Tanrılaşma isteği. Şirkin kaynağı bu karşı konulamaz, rezil ve alçak arzu. En büyük arzusunu feda edip onun tersini yapma. İşte insanın yeryüzü macerasının püf noktası bu trajik ikilem. Olmak ya da olmamak esprisi.

Yolun bir ucunda firavunlaşma, tanrılaşma vehmi var bunun sonu kavurucu cehenneme çıkar, diğer ucunda bu farazi isteklerden vazgeçip kulluk vaziyetini takınma var bunun sonu ise firdevsi cennete. Sanat, her iki uç arasında ’orta’ bir yer oluşturabilme/bulabilme gayretkeşliğinin garip ve hazin serüveni. Sanatın her cins açılımı -resim, müzik, heykel, şiir- bir çeşit feryat, şikayet. Hakikatten hayale kaçış.

Her sanatkarın bir sesi, bir aksi var, fakat sedasını sayhalaştırabilen, naralaştırabilen talihli sanatkar sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar nadir. Yerküre üzerinde herkesin bir masalı var, önemli olan masalını dinletebilmek bu ise her faniye nasip olmaz.

Masalını dinletebilen faniler (peygamberler hariç zira onların hakikat dışında anlatacak masalları yoktu.): mimarlar, heykeltıraşlar, tiranlar ve şairler. Piramidin zirvesinde oturan tiran, mimar, onun arzuladığı mabedi inşa eder, heykeltıraş, heykelini dikerek onu ölümsüzleştirir, şair, methiyeler dizer ona. Sanat hakim otorite elinde zavallı bir oyuncak. Ehramlar, saraylar, sanemler, destanlar bu büyük oyuncağın değişik parçaları. İranlı sosyolog haklı galiba: ’Hiçbir sanat eseri masum değildir.’
Labels: